Güneş Yakartepe Kimdir, Sözlük ve Piyano
Hoşgeldiniz
Giriş / Kayıt Ol

SİNEMA FİLM (FON TEMA) MÜZİKLERİ

 

SİNEMA FİLM MÜZİĞİ HAKKINDA BİLGİLER

Laytmotif uygulamasına ilk defa Wagner’in “Tristan ve İsolde” adlı operasında rastlarız. Kişileri sembolize eden müzik temaları kullanır. Aynı uygulama halen daha bugün dizi müziklerinde sıklıkla karşımıza çıkar.

Laytmotif tanımlayıcı ve takdim eden demektir. Dinleyici bu motifin her tekrarında aynı kişiyi veya duyguyu anımsar. Bu terim ilk defa müzikolog A.W. Ambross tarafından 1865’te Liszt’in senfonik şiirleri ve Wagner operalarına dair yazdığı makalede kullanılmıştır.

Ayrıca bir de “tema” vardır ki Hababam Sınıfı buna tipik bir örnek oluşturur. Bu kullanım, tipik bir müzik cümlesinin seçilmesi ve o cümlenin hızlı, yavaş, sözlü, sözsüz vs. varyasyonlarının film ya da dizinin duyguya uygun yerlerine yerleştirilmesi olarak karşımıza çıkar. Keza bu da Klasik Müzik menşeli bir olaydır. En uzun tema 16 ölçüyle Brahms’a, en kısa tema ise bir buçuk ölçüyle Bach’a aittir.

 

HABABAM SINIFI Film Müziği Yeşilçam Sinema Şarkısı

Batı, çok sesli Doğu ise tek sesli bir müzik yapısına sahiptir. Aynı anda birbirinden farklı seslerin tınlamasıyla oluşan çok seslilik genç Türkiye Cumhuriyeti sanatçısı için çok yeni bir olgudur. Batı ise yüzlerce yıldır senfoni, sonat, lied, konçerto, opera gibi çeşitli müzikal formları yaratmış, geliştirmiş, tanımlamış ve incelemiştir.

“Ayrıca hangi enstrümanın sesi hangi etkiyi verir” sorusu müziğin dramatik kullanımını çoktan keşfetmiş olan Batı için bize göre doğal olarak çok erken sorulmuş ve cevapları çoktan bulunmuş bir sorudur.
“Müzikal” bahsi ise bizim film müziğindeki sıkıntılarımız bahsinin çok tipik bir adaptasyon sorunu örneğidir.

Film Müzik OPERA'daki HAYALET Yabancı ABD Sinema

Opera ve operetler ilk defa Floransa’da 1590 yılında “drama per musica” adıyla ortaya çıkmıştır. Bu tür, insanların şarkı söyleyerek birbiriyle anlaştığı bir türdür ki bu bize çok yabancıdır. Diyaloglar teatral bir ifadeyle ama uzun, genellikle de melodik olmayan müzik cümleleriyle kurulur. Müzikal filmler operanın sinemadaki devamı gibi olmuştur. Bizim seyircimiz için normal normal hareket ederken insanların aniden dans edip şarkı söyleyerek diyaloga girmeleri sonra da bir şey olmamış gibi oyunlarına devam etmeleri ancak “komedi” olarak algılanmaktadır.

Oysa Hollywood’un, 1929’daki ekonomik buhranı müzikal filmler sayesinde ucuz atlatmasından anlıyoruz ki, müzikal filmler orada “tabanı oluşturan kitleler”in bile bildiği ve sevdiği bir olaydır.

Monofonik (tek sesli) müziğimiz film müziği olmak için genellikle yetersizdir. Biz bile bu müziği ancak köy, taşra, filmlerinde kabullenebiliyoruz. Orhan Gencebay ’ın baştan sona bağlamasıyla eşlik ettiği Metin Erksan’ın Kuyu filminin görüntülerini hatırlayalım.

Çünkü tek seslilik halk müziği ve Klasik Türk Müziğine ait bir tekniktir.
Bir de film müziğinde “fon müziği” diye tabir edilen bir kullanım vardır ki çok sesliliği gerekli kılar. Bu kullanım, müziğin tamamlayıcı unsur olmasını gerektirir. Tıpkı; dekor, kostüm, ışık, kamera hareketinin yaptığı gibi… Burada film müziği, yönetmenin kurduğu bir cümlenin unsurlarından biridir. Asla öznesi değildir. Bu müziğin, duyulmayan ama algılanan bir müzik olması gerekmektedir. Bunun yolu da melodik (ezgisel) değil armonik bir yapıya sahip olmasından geçer. Yani çok sesli…

Çok sesli film müziğini besteletmek de çaldırmak da pahalı işler olduğundan olacak, sinemamızda “döşeme müzik”ler uzunca bir süre hüküm sürmüştür. En iyi yönetmenler bile çaresizlikle, başka filmlerden ya da Klasik Batı Müziği kayıtlarından aynen filmlerinin seçtikleri, uygun gördükleri yerlerine eşleyerek işi “kotarmışlardır.”

Çok iyi bir senaryosu olan Yılmaz Güney’in yazdığı, yönettiği ve oynadığı “Aç Kurtlar”ın müziği içler acısıdır. Güney Doğu’nun vahşi kışını, eşkıyasını ve onlara karşı durabilen cesur bir kahramanın mücadelesini anlatan film aslında Dünya çapında bir filmdir. Gelgelelim her nasılsa Güney bu filme Ennio Morricone’nin Spagetti Western müziklerinden birini eşlemiştir. Daha da kötüsü vardır: Bu müzik arasında zaman zaman bir de bağlama duyulmaktadır!

Oysa “tiyatro gibi sinema yapmıştır” denerek acımasızca eleştirilen Muhsin Ertuğrul ilk müzikali de (Leblebici Horhor), uluslararası anlayışa sahip ilk film müziğini de (İstanbul Sokakları’nda / Hasan Ferit Alnar) sinemamıza kazandırmıştır. Daha sonra Cemal Reşit Rey ve Nedim Otyam’la da bu anlamda film müzikleri yapmaya devam etmiştir.

Leblebici Horhor’un bu müzikal varyasyonu Venedik Film Festivali'nde beğeni kazanmış ve uluslar arası platformda gösterilen ilk filmimiz olmuştur. Gel gelelim yurt içinde tam bir ticari başarısızlıktır, Ertuğrul böylece müzikal çekmekten vazgeçer.

Çok sesliliği uygulamanın yolu gerçek anlamda bir müzik eğitiminden geçer. Kompozisyon ve armoni bilmeden bunu yapmanın yolu yoktur. Bir enstrümanı iyi çalıyor olmak bile yeterli değildir.

Derdini anlatacak kadar gitar çalıp, iyi şarkı söyleyen, dillere takılacak melodiler bulup onlara güzel sözler yazan insanlar popüler ve ticari amaçlar doğrultusunda başarılı işler yapmış olabilirler ama uluslar arası platformda onlara film müzikçisi denebilecek midir?

Gerçekten Türkiye’de film müziği yapılmıyor mu? Film müziğini tanımlayabiliyor muyuz ki bunun iyisini kötüsünü ayırt edebilelim?
Halkın istediği hoşlandığı şeylerin tanımlarıyla bilimsel tanımlar birbirini tutmazsa neyi doğru kabul etmek gerekir?
Türkiye’de film müziğinin (hiç olmazsa konu başlıkları olarak) sorunları neler olabilir?
Bu kime sorulabilir?
"Doğru cevaplar için doğru insanları bulmak gerekir."

Bu konuda görüşlerini almak için Semih Tareen'e başvurduk:

 "Türkiye'de film müziği yapamıyorlar" başlıklı bir söyleşi film müziği yapmayan bir popçu ile yapılmış. İlginç olanı film müziğinin ne olup ne olmadığını tanımlamadan röportajda bahsi gecen popçu müzisyen, Türkiye’de film müziği yapamıyorlar diye geçiştirmiş ve tabii bundan kendisinin film müziği yaptığını sandığı, aynı şekilde makale yazarı gazetecinin ve halkın da buna inandığı görülüyor. Ama halkımız soru sormayı ve sorgulamayı biliyor. Eminim halkımızın büyük bir çoğunluğu biliyor ki Türkiye’de film müziği yapılıyor, hem de yıllardan beri yapılıyor. Örnek: Ülkemizin değerli besteci ve ud sanatçılarından, aynı zamanda sayın hocalarımdan biri olan Munir Nurettin Beken'in "Cazibe Hanım’ın Gündüz Düşleri" ve "Kız kulesi Aşıkları" filmlerine yaptığı Altın Portakal en iyi film müziği ödülü kazanan film müzikleri. Bu filmler 1992, 1993 senelerinde yapılmıştır. Günümüzden ise değerli sanatçımız Tamer Ciray'in yaptığı film müzikleri vardır. Bunun gibi Türk sinemasının çeşitli dönemlerinden bir sürü film müziği örneği vardır. Bu değerli tarihimizi sizler daha iyi bilirsiniz.

Peki, neden "Türkiye'de film müziği yapamıyorlar" başlıklı bir habere gerek duyuluyor, hem de çok okunan bir gazetede? Bence bunun sebebi dizilerin yaygınlaşmasıyla halkın bu tür tv/sinema yapımlarından beklentilerinin azalmasından kaynaklanıyor. Açıklayayım: Türk sineması çok güçlüdür. Başlı başına dünyaya örnek olabilecek bir sinemadır. Bu gerçek, değerli sanatçılarımızdan Metin Erksan'ın "Sevmek Zamanı" filmi olsun, Osman Seden'in "Düşman Yolları Kesti" veya "Kanun Namına" filmleri olsun, Nuri Bilge Ceylan’ın "Uzak" filmi olsun, Türk Sinemasının her döneminden bellidir. Fakat bu tür güçlü yapımlarımızın yanı sıra halkımızı TV’nin önüne çekmeyi başaran diziler de vardır. Bu diziler formüle edilmiş kamera hareketlerini (lokasyon belirleyen jib hareketi veya heyecanlı anlarda sallanan kamera hareketi mesela) halkın bilinçaltına yerleştirmiştir.

 

 

RSS